Yaptığı Konuşmalar – 1

0
1603

        KUBBEDEN CÜPPEYE veya AŞK YOLUYLA FİZİK

 

 

Prof. Dr. Feza Gürsey’in İstanbul Üniversitesi Senato­su’nda doctor honoris causa yani Fahri Doktor payesi alması dolayısıyla 7 Temmuz 1981 Cuma günü Üniversite’nin Doktora Tören Salonu’nda yaptığı konuşma:

 

“Sayın Rektör Vekili, Fen Fakültesi’nin Sayın Dekanı, sayın meslektaşlarım ve sayın misafirler!

 

Bu son derece hatırşinas, ince düşünceli tören vesilesiyle İstanbul Üniversitesi’ne, yani kürkçü dükkânına dönmüş bulunuyorum. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Bugünkü konuşmamın başlığı Kubbeden Cüppeye veya Aşk Yoluyla Fizik olacak ve Sayın Dekan’ımızın isteklerine uygun olarak bazı anılarımı, biraz da çalışma konumu kapsayacak.

Fen Fakültesi ile olan ilişkilerim çok eski ve karmaşıktır: annem Prof. Dr. Remziye Hisar 1919’da Darülfünun’un fen okuyan ilk kız talebelerinden biriydi. 1933 reformundan sonra açılan Üniversite’ye de ilk doçentlerinden biri olarak girdi. Ben lise Öğrencisi iken onun Yerebatan’daki laboratuarında fahri asistanlık yapardım. Bu arada sabun yapmasını bile öğrenmiştim. Kız kardeşim, eşim ve baldızım burada yetişmiştir. Bana gelince: Fen Fakültesi’nde Öğrencilik, asistanlık, eylemsiz ve eylemli doçentlikler yaptım; Atom ve Çekirdek Fiziği, Jeofizik Kürsüleri’nde, Matematik ve Teorik Fizik Enstitüleri’nde çalıştım. Üstelik Denel Fizik Kürsüsü’nün ünlü Çay Masası’nın fahri üyesi oldum ve o sayede evlenebildim. Dahası var: Fakülte’deki ilk talebem sayın Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre şimdi Dekanımız olarak bana hocalık ediyor ve diploma veriyor.

Aslında bu doktora diploması İstanbul Üniversitesi’nden aldığım ilk belgedir. Lisans ve doktora diplomalarım bu eksiğimi telafi etmek şöyle dursun, bu müesseseden hem lisans hem de doktora alan eşim Suha’ya karşı kıskançlık duygularımı bugüne kadar söndüremedi. Sayenizde artık kıskanç koca olmaktan kurtulmuş bulunuyorum.

İkinci eksiğim bir cüppe idi. Bana doktora veren Londra Üniversitesi cüppe vermeyince ben de doktora töreninden kaçmıştım. İstanbul Üniversitesi’ndeyken ve ODTÜ’de kiralık cüppelerle idare ettim. Bugüne kadar akademik törenlerden uzak durmaya mecbur kaldım. Cüppe almayı gözümde büyütürdüm. Dişçiye gider gibi terziye mi gidilecek? Çarşıya gidip cüppe mi aranacak? Derken, Nasreddin Hoca’nın nasıl bir cüppe sahibi olduğunu Orhan Veli’nin bir şiirinden öğrendim. Hoca çarşıya bir kavuk almaya gitmiş. Kavuğu tam alırken bakmış, boyu boyuna, rengi rengine uygun bir cüppe ası1ı duruyor dükkânda. Dükkâncıya kavuğu verip cüppeyi giymiş sırtına ve çıkmış kapıdan. Arkasından dükkâncı bağırarak sokağa fırlamış. "Ne yapıyorsun Hoca? Cüppenin parasını vermedin!" Hoca incinmiş bir sesle cevap vermiş: "Ben cüppeyi kavuğun yerine aldım; niye para verecekmişim?" Dükkâncı ise: "Yapma Hoca, sen kavuğun parasını vermedin ki” der demez Hoca yapıştırmış: "Doğru ama ben kavuğu almadım ki parasını vereyim:

Bu şaşmaz metodu nasıl uygulayıp cüppe edineyim diye düşünürken Sayın Dekan’ımızdan bir mektup aldım. İçinde ihtiyarlığım kutlanıyor, bir de bir vakitler bana yapılan bir haksızlıktan bahsediliyordu. Dilimin döndüğü kadar böyle bir şey olmadığını kendilerine açıkladıktan sonra haksızlık meselesini Hoca’nın kavuğu gibi Dekanlığa iade ettim. Kavuğun karşılığı olarak da gördüğünüz gibi bir cüppe sahibi oldum. Hoca büyük adammış, vesselam!

Diğer taraftan cüppeli olmanın sorumluluğu büyük. Şeyhülislam Yahya Efendi soruyor: "Âdeme cüppe vü destar keramet mi verir?" Rahmetli dostum Sakallı Celal’in sesi kulaklarımda: "Memleketimiz tehlikeli bir yerdir; insana tevazuunu kaybettirir." Çok dikkatli olmalı, kendimi bir matah sanmamalıyım. Başka bir rahmetli dostum, şair Asaf Halet Çelebi’nin bir şiirini hatırlıyorum:

 

                                                   Aç cüppeni Cüneyd!

                                                     Ne görüyorsun?

                                                       Görünmeyeni!

                                            Kendi cüppesi içinde Cüneyd

                                                            Yok oldu!

 

Vay, vay! Cüppe tekin değilmiş. Varlıkla yokluk arasında bu cüppenin Sırrını bulmalıyım. Fen Fakültesi’ndeki Öğrencilik Yıllarımda Bayezid Kütüphanesi’nde çalışan Asaf Halet Çelebi, Eşrefoğlu Divanı’nı hazırlıyordu. Bana Fatih devrinin bu büyük Tasavvuf şairinden beyitler okurdu:

 

                                Terkedüp can-u cihanı, giy feragat cüppesin,

                                Bu feragat cüppesinde sırr-ı Sultan gizlidir.

 

Mevlana soyundan geldiğine inanan Asaf Halet, benim Fizik tahsilimi pek ciddiye almazdı: "Bırakın şu fiziği! Dervişlik cüppesini giyin! Aşk ve şiir yolunu seçin!" diye bana mürşidlik taslardı.

"Kılavuzsuz bu yola varamazsın." diyen Eşrefoğlu Rumi değil miydi? Ama benim yeni bir mürşide ihtiyacım yoktu. Çağdaş İstanbul Üniversitesi’nin kurucusu Atatürk dememiş miydi ki: "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında bir mürşid aramak cehalettir, dalalettir."

Dalalete düşmekten ödüm koptuğu için şair dostumu dinlemedim, Fen Fakültesi’nde iyi bir öğrenci olmaya çalıştım. Bu ise sanıldığı kadar kolay değildi. Bakın neden: Anadolu Hisarı’ndan Boğaz’ı aşıp Beyoğlu’nun ortasında konduğum lisede iyi, uslu bir öğrenci idim. Fen meraklısı arkadaşlarım liseyi bitirince o civarda Gümüşsuyu’na kaydılar, Teknik Üniversite’li oldular. Bense büyük bir cesaretle Haliç’i geçerek Zeynep Hanım’ın konağında Fen Fakültesi’nden feyz almaya geldim. Müspet ilim laboratuar demekti. Prof. Dember’in Denel Fizik gösterilerini Karagöz seyreder gibi heyecanla izledim. Laboratuar tecrübelerine büyük bir ciddiyetle sarıldım.

Derken olan oldu. Zeynep Hanım’ın konağı amfisiyle, laboratuarlarıyla birlikte bir gecede kül olup öbür dünyada sahibesine kavuştu. Denel Fizik hayallerine elveda!

Yanmamış binalardaki dershanelere sığıntı gibi gitmeye başladık. Matematik dersleri eskisi gibi yapılıyordu. Kerim bey (Kerim Erim), Ferruh bey (Ferruh Şemin), Ratip bey (Ratip Berker), Cahit bey (Cahit Arf), Herr Prager hocalarımız kötü şartlara rağmen bize matematiğin eşsiz yapısı hakkında bir fikir vermeyi başardılar. Bu dersler dışında biz fen öğrencileri sersefil olmuştuk. Harp seneleri boyunca garip garip dolaşırdık. Orhan Veli’nin deyimiyle: "Tarifsiz kederler içinde" idik. Dünya ateşler içinde ve delilerin elinde. Yakın gelecekte çökecek olan imparatorlukların, yeni kurulacak büyük düzenlerin, göğü saracak nükleer cehennemlerin tan yerinde habersiz yaşıyorduk. Kararımı vermiştim: her şeye rağmen Fizik öğrenmeliyim.

En baş hocamız onbeş senedir Türkçe öğrenmemekle övünen bir Fransız ordinaryüs profesörüydü. Tercüme ile sulandırılmış dersleri ise pek "ordinaire" idi. Bina okur gibi Optik, Elektrik okur, bu ilmin temelini ve kubbesini kuran Maxwell’in adını duymazdık. Elektromanyetik Teori ile Özel Rölativite etle tırnak gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Oysaki hocamız Einstein’ın bir şarlatan olduğu kanısındaydı. Genel Rölativite, Einstein’ın yer çekimi denklemleri ise Hak getire! Bir bütün yıl Termodinamik anlatır fakat Isı Teorisi İstatistik yoldan fiziğin ana direklerine, yani Mekanik ve Kuantum Mekaniğine bağlanmazdı. Sanki Boltzmann ve Gibbs yaşamamış. Statistik Mekaniği keşfetmemişlerdi. Pekiyi Modern Fizik dersleri? Orada da Modern Fiziğin temeli olan Kuantum Mekaniği okutulmazdı. Heisenberg, Dirac, Schrödinger, Born ne demeye Nobel Ödülü almış diye merak edenler ancak Cahit Hoca’nın üniversite dışında tertiplediği özel seminerlere giderek konu hakkında bir fikir edinebilirlerdi. Şimdiki öğrenciler bizim gibi talihsiz değiller. Eminim ki çağdaş bilimleri izleyecek şekilde yetiştiriliyorlar.

Kısacası, o yıllarda mecburen fiziğe olan ilgim tavsadı. Cehaletten, dalaletten daha az korkar oldum. Küllük Kahvesi’nde Asaf Halet ile buluşup yine Tasavvuf, aşk, şiir ve sanattan dem vurmaya koyulduk. Alıcı gözüyle etrafıma bakmaya başladım. Yine o yıllarda tanıdığım Sait Faik bakın ne diyor: "Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında gören bir göz, işiten bir kulak bir memleketin nabzını tutabilir."

Küllük’de oturmaktan yorulunca üniversite çevresinde gezinirdik. Hala sorarlar bana:

— Nereden mezunsunuz?

— İstanbul üniversitesi’nden.

— Nasıl oranın kampüsü?

— Nasıl mı? Tasavvur edemeyeceğiniz kadar sihirli ve zengin. Tarih bakımından hiç bir üniversite, Paris, Pisa, Floransa, Prag üniversiteleri bile eline su dökemez….

Dış ülkeleri tanıdıktan sonra daha da iyi anladım ki üniversitemiz iki hususta dünya birincisi: İlk husus, içinde ve civarındaki tarihi anıtların sayısı. İkinci husus, Fen Fakültesi’ndeki kadınların sayısı.

Fizik derslerinin fakirliği ve çevrenin şiir ile kadın zenginliği karşısında Fuzuli’yi anmamak olmazdı:

 

                                          Aşk imiş her ne var âlemde,

                                         İlim ibr kıyl-u kal imiş ancak!

   

Bayezid’ın çınar ve güvercinleri arasından Osmanlı mimarisinin başardığı Doğu-Batı sentezinin kapısını açan şirin Bayezid Camii’ne bakar, şimdi yok olan o güzelim havuzun yanından geçer, elli senede Türk sanatının attığı dev adımları izlerdik: İşte Yeniçeri Ocağı’nın karşısında hazır ol duran çalımlı Şehzade Camii. Ötede, oturduğu tepe üzerinde Dünya’yı temaşa eden Süleymaniye’nin eşsiz mükemmelliği.

Bu semt sade mimari şaheserlerinin toplandığı bir yer değil, aynı zamanda birkaç asırdır kadınlık kültürünün çiçek açtığı bir merkezdi. Sultan Bayezid eski saraydan yeni saraya, yani Topkapı Sarayı’na taşındığı vakit haremin bir kısmını eski yerinde bırakmıştı. Asırlarca eski Valide Sultanlar’ın, cariyelerin kültür ve musikisi bu civarda devam edip durdu. Sonra XIX. asırda şehzadebaşı tiyatroları kadınlara başka imkân ve fırsatlar verdi. Bugün ise aynı yerde yükselen modern Fen Fakültesi’nde kadın profesörlerimiz Dünya’daki en yüksek bilim kadını olma oranına ulaşmış bulunuyorlar. İşte pencereden görülen kubbelerle dershanelerde işitilen kadın sesleri bu kampüse hiçbir şehirde olmayan bambaşka bir çeşni verir.

O zamanlar bütün bu hususiyetlerin pek farkında değildim. Yıllar geçti. Dalalet yolundan kurtulduğumu sandım. Sevgili meslektaş ve dostlarım Fikret Kortel ve Erdal İnönü gibi gerçek insanların yardımları sayesinde cehaletim bir miktar azaldı. Çilemin bir kısmını gurbette doldurdum. Teorik Fizik’te sakal ağartarak altmışıma geldim. Bu münasebetle eş-dosttan mektuplar, telgraflar aldım. Bunlardan bir tanesi çok ilginçti. Benden evvel Fahri Doktor payesini verdiğiniz ve cüppesini benden sonra giyecek olan, üstelik iki Yıldır koltuğunda Nobel Ödülü’nü taşıyan Pakistanlı dostum Abdüsselam’ın ta kendisiydi ve şöyle diyordu: "ilim tarikatının şeyhi Feza. Seninle aynı yolun dervişiyiz. "

Eyvah! Meğerse bunca senedir derviş olmuşuz, belki dalalete düşmüşüz, belki de hakikat yolunu dolambaçlı şekilde bulmuşuz da haberimiz yokmuş! Meğer fizikçi meslektaşım Abdüsselam da bir derviş kardeşmiş. Ben, parçacıkların simetrilerinde, dış ve iç madde dünyalarındaki, yani uzay-zaman simetrileri ile yüklerin simetrileri arasındaki dengede, hareket denklemlerindeki düzende, Süleymaniye’nin oranlarını ve siluetini görür gibi olurken, Abdüsselam da pek çok ilerlettiği birleşik alan teorilerinde olabilir ki Vahdet-i Vücud felsefesinin akislerinden ve Tac Mahal’in inanılmaz güzelliğinden ilham alıyordu.

Fiziği Tasavvuf ve mimari süzgeçlerinden geçirerek yeni bir gözle süzmeye başladım: Geleneksel kültürümüzün yaratıcılığımızın iki büyük başarısı.. Ne yazık ki iki faaliyet alanı da XVII. asırdan itibaren bozulmaya, kendini tekrara başlamış; sonunda da mecburen kısırlaşmıştı.

Şair arkadaşım Asaf Halet dikkatimi Tasavvuftaki ince, girift ve tehlikeli kavramlara çeker, Fatih devrinden evvel derisi yüzülen Seyyid Nesimi’nin mısralarını okurdu:

 

Derya-ı muhit cuşa geldi,

Kevn ile mekân huruşa geldi,

Sırr-ı ebed oldu aşikâre…

Yani, varlığı çevreleyen deniz coşup taştı. Kâinat ve Dünya kendinden geçti. Ebedi sır, gizlilik meydana çıktı. Bugünkü Fiziğin kavramlarını ona kendi diliyle, KüIlük Kahvesi’nin çınarları altında anlatabilmeyi ne kadar isterdim!

Fizik’te vakumum denilen en aşağı enerjili bir temel alan durumu vardır ki alanların denge durumudur. Bu vakumumun boşluk olmadığını, aksine, tıpkı Nesimi’nin tarif ettiği bir deniz gibi dalgalandığını ona açıklardım. Biz bu dalga ve köpüklere kuantum flüktüasyonları adını veriyoruz. Onlar gayet kesin olarak türlü geometrik şekillere bürünürler. Bunlara da enstanton denir. Modern alan teorilerinde bu çeşit geometrik strüktürlerin sınıflandırılmasını da her geçen yıl daha iyi öğreniyoruz. Halen ben, bu konuda çalışanlardan biriyim.

Vakuumun bir de uyarılmış durumları, eksitasyonları var. Bunlar parçacık da olabilir, monopol gibi yeni cins kolektif yapılar da olabilir. Vakuumun uyarılması Tasavvufta Varlık denizinin taşması gibi. Fakat bu parçacıklar doğrudan doğruya gözlenemiyorlar. Sırr-ı Ebed olarak gizli kalıyorlar. Bu olayın modern adı hapis (confinement) prensibi. Maddenin yapı taşları olan quark ve gloon isimli kuantumlar serbest parçacık olarak yaşayamıyorlar. Gözlenebilen çekirdek parçacıkları içinde mahpus kalıyorlar. İçine yerleştirdikleri nötron, proton gibi madde parçacıkları ile laboratuarda rahat rahat deney yapılabiliyor. O halde aralarında birleşip de bildiğimiz temel parçacıkları oluşturan quark ve gluon’lar nötron, proton, mezon şeklinde aşikâr oluyorlar, yani gözlemcinin meydanında beliriyorlar.

Buna göre tanıdığımız maddenin atom çekirdekleri arasında doğrudan doğruya gözleyemediğimiz fakat matematik yoluyla kesin olarak tanımlayabildiğimiz gizli bir âlem yatıyor, tıpkı mutasavvıfların Gayb Âlemi gibi. Onun da ardında varlığı çevreleyen deniz gibi vakuum uzayıp gidiyor.

Bunları duyduktan sonra, Asaf Halet Celebi bana hala: "Bırak Fiziği de aşk ve Tasavvuf öğren!" diye ısrar eder miydi, ne dersiniz?

Teşbih ve istiare yoluyla Modern Fiziğin bazı kavramlarını, dedelerimizin Mevlana ve Yunus Emre’den Şeyh Galib’e kadar en çok sevdikleri ve işledikleri hayal ile düşünce dünyasına bağlamaya çalıştım. Acaba arada sürekli bir geçiş mi var? Sanmıyorum. Yeni kavramlar eskileri gibi hiç bir zaman kısırlaşmaz. Olsa olsa eskirler. Yerlerine yenisi gelir. Onları güzel kelimelerle, ahenkli vezinlerle değil matematiğin diliyle ifade ediyor, doğru yola gidip gitmediğimizi tecrübe yoluyla kontrol ediyoruz. Bizi besleyen iki kaynak var. Birisi bizimle kendine. Özgü diliyle konuşan Tabiat’ın kendisi; diğeri ise her gün gelişen ve zenginleşen matematik dili. Her iki kaynağı da gürleştiren mekanizma ise insanın araştırma ruhu!

Hakikati bulduğunu sanan insana araştırma ne gerek? Bu yüzden bence Tasavvuf öğrenilir, derinleştirilir, duyulur ama araştırılamaz. Diğer taraftan, Alanlar Teorisi yani maddenin modern varlık ve yaratılış teorisi her yıl, her ay sayısız araştırıcının birbirlerini tamamlayan gayretleri sayesinde değişmekte ve gelişmektedir. İşte Fakülte günlerimin dostu Asaf Halet! Abdüsselam’ın düşüncesindeki araştırıcı cübbesi senin bana giydirmek istediğin derviş cüppesi değil!

 Araştırıcı cüppesi atalarımızı daima korkutmuş. XVI. Asrın sonunda kurulan Tophane Rasathanesi Müdürü Takiyyüddin Efendi 1577 Yılında ilk defa olarak bir kuyruklu yıldızın bilimsel gözlemlerini tamamlamış. Planör prensibi ile Üsküdar’a uçan Hezarfen Ahmed Celebi, roket ve paraşütle inme prensiplerini kavrayıp padişahın önünde yedi kollu fişeğine binen Hezarfen Lagari Hasan Celebi… Hiç birinin başladıkları araştırmayı bitirmelerine, buluşlarını ileriki kuşaklara aktarmalarına imkân ve izin verilmemiş. Etraflarında sadece şüphe ve korku yaratmışlar.

Dervişlik cüppesini yalnız erkekler giyermiş. Araştırıcı cüppesini, hele üniversitede, erkekler kadar kadınlar da giyiyor. Yüzüncü yıldönümünü kutladığımız Atatürk 1933 reformunda üniversiteyi bir süper lise olarak değil, okuduğu Harp Akademisi’nin bir benzeri olarak değil, fakat araştırma temellerine dayanan dinamik ve çağdaş bir müessese olarak tasarladı.

O zamandan beri bir türlü sonu gelmeyen reformların, yönetmelik ve tüzüklerin, kendi aramaları içinde, yaratıcı araştırma alevi sönmedi ama hala biraz kısık yanıyor. Şüphesiz kadınlı erkekli yeni kuşaklar Takiyyüddin Efendi’nin kuyruklu Yıldızını sımsıkı tutacaklar, bir daha bırakmayacaklar ve araştırmanın yedi kollu fişeğini sönmeyecek şekilde ateşleyecekler. Doğulu musun? Batılı mısın? Sorusuna cevap olarak Sinan’ın dâhiyane sentezini gösterecekler ve Tasavvuf’un ince yapılarını denklemlere dökecekler.

Yanlış anlaşılmasın! Hiç şüphesiz bugünkü yaratıcı bir bilim adamının Tasavvufa veya başka mistik ilhamlara ihtiyacı yoktur. Bulduklarını dile getirmek için matematiğin kavram ve yapıları ona yeterlidir. Diğer taraftan his kaynakları Tasavvufa uzanan yazar veya şair de Modern Fiziğin esrar ve güzellik dolu teorilerini ve olaylarını duymamışsa, bu, onun Evren’i sezişinden, hayat görüşü ve ifade kudretinden hiç bir şey eksiltmez. Ne var ki benim gibi, bazı doğulu meslektaşlarım gibi fizikçiler üzerinde çalıştıkları, anladıkları ve ilettikleri bir konuda bazı olağanüstü kanun ve fikir yapılan ile karşılaşırlarsa olayların ve mantığın bu nadir mimarisi de bize eski kültürümüzden miras kalan, havasını hala içimize çektiğimiz bir his, hayal ve müphem düşünce âlemini hatırlatıyor, onun ana hatlarıyla bir uyuşuma giriyorsa, ben derim ki: böyle rezonanslar iç dünyamızı beklenmedik biçimde zenginleştirir, hayat görüşümüze yeni bir boyut daha katar, sanat ve bilim toplumlarımız arasında yeni köprüler kurabilir.

Hayal bu ya! Belki de bir gün bu üniversiteden yetişen, kültürel mirasını içine sindirmiş bir bilim adamı Tabiat bilmecesine batılı meslektaşlarından başka bir açıdan bakacaktır. Diğer yönden, genç bir filozof şairimiz matematik bakımından değil de, kendi düşünce yapısına uyduğu için sezgi yoluyla öğrendiği fizik prensipleri yardımıyla varlığı daha derinden duyacaktır. Böyle bir uyan da onun sanatında Mevlana’nın, Valery’nin görmeden geçtiği kapıların açılmasını sağlayabilir.

O güzel günler gelene kadar yeni giysilerime bakar sorarım:

 

                       Bu şanlı cüppenin ardında saklanan kimdir?

                       Hezarfen mi, ya derviş misin, nesin kâfir?

 

Tekrar cüppeye ve destara, bu şerefli payeye, sabır ve sevgilerinize teşekkürler.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here