Sosyal tünelleme kanunu

0
1485

"Fizik dolu bir gün" için gönderilen ikinci ve son yazı Reyhan Demirci tarafından bize ulaştırıldı. İlgi çekici bir başlığa sahip olan yazı için kendisine teşekkür ediyor, başarılar diliyoruz.


Yaratılış gayemizi çoğu zaman unutarak anları, dakikaları, günlerimizi geçiriyoruz. Bilmiyoruz ki beynimiz bunları kavrayacak kadar bilgiyi hapsetme yeteneğine sahiptir. Ancak çoğu zaman sebeplerin doğuşunu ayrıntıları bilmekten kaçındığımız gibi fizik kuram ve teorilerini anlaşılması en zor hale getirerek cehaletimize sebebiyet veriyoruz.

Evrendeki her varlık bir sonraki oluşan varlığın sebebidir.
Mikro boyuttan makro boyuta kadar kendisini muhteşem bir nizamla zincirleme
takip eden sıralama, sebep-sonuç ilişkileriyle bütünleşmiştir. Her nizamın
altında ise biz fizik öğrencilerinin öğrenmeye ve öğretmeye çalıştığı
kalıplaşmış evrensel kanunlar vardır. Bu kanunların en  başında gelen,  gezegenler sistemini dengede tutan evrensel
kütle çekimidir. Yani insan hayatını yaşanabilir kılan zemini (dünyamızı)
ayakta tutan ‘gravitasyon kuvveti’ dir. Newton’un yer çekimi kuvvetiyle
gravitasyon çekiminin aynı doğaya sahip olduğunu bulmasıyla herşey daha açık
hale gelmiştir. Ne şanslıyız ki ay gibi yer çekimi çok az bir gezegende
değiliz. Yoksa ne bitkinin kökü tutunacak bir toprak bulabilirdi ne de hayat kaynağımız
olan suyu bulabilirdik. Bu etkileşim kuvvetlerini, Makswell’in elektrik ve
magnetik kuvvetlerin yüklü  parçacıklar
arasında etkileşmeye sebep olduğunu göstermesi takip etmiştir. Çekirdek
yapılarını  ‘colomb etkileşmesinin’
özellikleri belirlerken atom yapıları elektromagnetik etkileşme tarafından
belirlenir.

Tüm bu kuvvetleri bir araya getirirsek ne mi olur?  Elimizde biraz da nükleon ve yüklü
parçacıklarda olursa ortaya “madde” çıkar. Geniş çapta düşünürsek eğer, toplu
haldeki madde nötrdür ve mikro boyutta kütle çekimi etkileşmesi önemsizleştiği
gibi büyük ölçeklerde baskın duruma geçer. Aslında bu galaksilerimizin bir araya
gelmesindeki önemli etkileşimler evrenin en gelişmiş varlığı olan
 insanı
oluşturmaktadır. Bizi fizîki biz yapan ve 
en küçük canlı birimimiz olan hücrelerimiz ile bizi bir arada tutan bu
etkileşimlerdir. Eğer maddeler arasında bu tür etkileşimler olmasaydı biz var
olamayacaktık. Paramparça hallerimiz hayalet 
misali görünmeyecek boyutlarda gezinecekti.

Gerçekten insanoğlu can bulalı bütün maddeler anlam kazandı.
Bu satırlara sığamayacak kadarki ihtiyaçlarımız; besinler, eşyalar,
evren  vs. ve en önemlisi dil ile paylaştığımız
o güzel sohbetler. 

Kâinatın üzerinde biriktirdiği türlü enerjiyi canlılara
aktarırken ki anlarına, biz insanlar da birebir şahit oluyoruz. Güneşlenirken,
bir çiçeği koklarken, daha da sosyalleştirmek gerekirse gülümserken bile bu
enerji dönüşümüne katkıda bulunuyoruz. 
Şu ilginç, hareketli ve aşırı sıcak dünya çekirdeğinin oluşturduğu magnetik
alan ve yer çekiminin insan üzerinde bıraktığı o müthiş enerji! Ve bu enerji
dönüşümü!                     

İnsanoğlunun şu evrendeki en yüksek potansiyele sahip
yaratıklar olduğunu söylesem inanır mısınız? Kâinatı insana sığdırabildiğimiz
gibi insanı kainata sığdıramıyoruz bir türlü. Kimi zaman öfkeyle, kırdığımız
kalplerle geri dönüşümü olamayacak şekilde enerjimizi harcıyor kimi zaman ise
sabırla dayandığımız sıkıntıların üstesinden –yenilenebilir(dönüşümlü) bir
enerjiyle- sevgiyle, umutla geliriz. Bir gülümsemeyle bile sahip olduğumuz
enerjiye enerji katıyor üstelik yansıtıyoruz. Rüzgârın kinetik enerjisini
bulutlara aktarıp yağmuru getirdiği gibi biz insanlarda pozitif potansiyel
enerjimizle sevgi yağmurları yağdırıyoruz birbirimize.

Bu yazıyı yazmaktaki asıl gayem olan,  problemleri aşma konusuna değinme ihtiyacı
duyuyorum.  Çünkü ümitsizliğin hengâmında
başarısız bir genç olmak şu uzat çağına pek de yakışmıyor. Azimli olmak, her
başarının altındaki en önemli etkenlerden biri. Üstelik  “azim” öyle yürekli bir kelime ki insanda can
bulduğunda başarının ucundan yakalıyor. Sabırda peşinden gelirse tabi.

Öyle ya tıpkı şu dünyamıza ışık veren, o partiküller olmadan
ardından karamadde ile dolu kapkaranlık yaşanmaz bir dünya bırakan ışığın en
küçük birimi “fotonlar”. Fotonlarsız bir dünya; güneşin yeteneğini kaybettiği,
enerjinin var olamadığı ve sonuç olarak hayatın olmadığı bir dünyadır. Neyse ki
bu ufaklıklarda öyle bir azim var ki –belki komik gelebilir- bazen onları örnek
almamız gerekiyor. Çünkü imkânsızı başaran dalga paketi dediğimiz fotonlar,
kendi enerjilerinden yüksek olan potansiyel engelleri aşıyorlar. Kuantum
Fiziğinde anlaşılması en zor konulardan biri olan ve imkânsız gözüyle bakılan
ancak teorikte doğru olan “tünelleme” olayını örnek vermek istiyorum.  Kuantum Fiziğinde foton enerjisinin(E),
karşısındaki duvarın potansiyel enerjisinden(Vo) küçük olması halinde bu
duvardan geçebilmesi olayına “tünelleme” denir.  Halbuki klasik mekanikte E<Vo olduğu
durumda parçacığın engeli aşması mümkün değildir.

Fotonların böyle kararlı mı kararlı bir dalga paketi olması
onları yüksek güçte tutmaya yetiyor 
galiba. Öyle ya mikro parçacıkların bile bu işi becerebilmeleri biz
insanları utandırmalı biraz. Hayat bize ne sunarsa sunsun ister sıkıntılarla
ister çıkmazlarla, kıymetini bilerek yaşamak gerekir. Değerinin bilinmediğini
anlayan hayat bize enerjisini eksik sunar. Haliyle o enerjiyle değil engelleri
aşmak duvarlara çarpıp gerisin geriye yansırız.

Sevgili okurlar hayatın bizden istediği “azim” ve
“sabır”dır. Bu potansiyelle her engel aşılır. Tabi bu enerjiyi iyi amaçlar için
kullandıkça.

    

Reyhan
DEMİRCİ

Selçuk Üniversitesi –
Fizik Öğretmenliği Bölümü 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here