Mars One Projesi – Aşamaları ve Mevcut Konumu

2012 yılında Hollandalı girişimci Bas Lansdorp önderliğinde başlayan ve 2023 yılında Mars’a yerleşecek insan kolonisi adına ilk adımları atılan proje de, kolonilerde yer alması beklenen kişiler için yapılan elemelerde sona gelindi. 2012 yılından günümüze değil pek çok eleştiri alan ve herhangi bir kar amacı güdülmeden devam ettirilen proje ilk açıklandığında Mars’a yerleşecek koloni için birkaç aşamalı çalışmadan söz edilmişti.

Bu çalışmalar arasında 2016 yılına kadar gezegene bir ilişki uydusu ve istihbaratçı gönderileceği, 2023 yılından itibaren kalıcı yerleşim için 4 astronotun gideceğini öğreniştik. Projeye yönelik yapılan eleştiriler Mars yolculuğunun ne kadar güvenli olacağı yolculuk başarıyla tamamlansa dahi astronotların Mars’ın zor şartlarında nasıl yaşayacağı yönünde ağırlık kazanıyor. Öyle ki gezegende bir şekilde uyum sağlansa dahi yüksek radyasyon nedeniyle astronotların uzun süre yaşamaya devam edemeyeceği öngörülüyor.

Mars One Projesi Ne Kadar Güvenli?

NASA tarafından 2012 yılında proje sunulduktan sonra yapılan açıklamada “Mars yolculuğundaki radyasyonun astronotların uzun süreli bir görevde dayanamayacağı kadar yüksek olduğu” söylenmişti. Yine NASA’nın Mars yüzeyinde çalışmalar yürüten Curiosity uzay aracından alınan verilerde Mars yüzeyinde hayatta kalınabilmesi için radyasyona dirençli uzay kolonileri ve araçların kullanılması gerektiği görülüyor.

Mars One Projesi Hangi Aşamalardan Oluşuyor?

2015 yılına kadar Mars’ta koloni kurmak üzere gönderilecek olan adayların kesinleşeceği ve seçilen 24 kişinin aynı tarihlerde tam zamanlı eğitime alınması planlanıyor. Eğitimin 2023 yılında ki kalkışa kadar devam edeceği ve özellikle grubun uzun süre zorluklara karşı hayatta kalma, analitik düşünme ve fiziksel dayanıklılık konularında eğitime alınacağı biliniyor. Örneğin eğitim kapsamında grubun, yaşam alanları için bileşenleri onarma, tıbbi konular hakkında yeterli bilgiye sahip olma ve kendi yiyeceklerini yetiştirme konusunda iyi bir performans sergilemesi gerekiyor.

2018 yılına gelindiğinde (2016 tarihi revize edildi) insansız uzay aracı ve iletişim – istihbarat uydusu Mars’a gönderilecek. Bir anlamda bu araç 5 yıl sonra gitmesi planlanan koloni için test niteliği taşıyor. İletişim uydusu ise Mars yörüngesinde Dünya ile 7/24 iletişim kurulmasını sağlayacak.

2020 yılına geldiğimizde Rover ve iletişim uydusu fırlatılırken Rover, Mars yüzeyinde kolonileşme adına yardımcı ya da daha doğru ifade ile ana unsur olacak. İşlevsel robotun Mars yüzeyinde yerleşim kurulabilmesi için ideal alanı belirlemesi gerekiyor.

2022 yılında ikinci Rover’la birlikte iki yaşam ünitesi, iki yaşam destek sistemi ve tedarik ünitesi 2023 yılına hazır olacak şekilde fırlatılacak.

2023 – 2025 tarihleri arasında ilk koloninin Dünya’dan yolculuğu başlarken tahminlere göre 2025 yılında Mars’a ayak basmaları bekleniyor. İlk koloni, sonraki koloniler ve Mars’ta kolonileşme adına çok önemli görevler üstlenecek ve 2026 yılında yola çıkacak olan ikinci koloniye yönelik hazırlıkları tamamlayacak.

Proje Son Aşamaya Geldi

Daha önce dört astronottan oluşması beklenen ekiplerin 6 astronot ve 4’erli gruplar halinde Mars’a gönderilmesi bekleniyor. 2013 yılında başlayan elemelere başvuran 202 bin adaydan yapılan elemeler sonucunda geriye yalnızca 100 kişi kaldı. Proje hakkında detaylı bilgi almak ve adaylara göz atmak için kaynaklar bölümüne göz atabilirsiniz.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) http://www.mars-one.com/mission/roadmap
(2) http://www.mars-one.com/about-mars-one
(3) https://community.mars-one.com/last_activity/ALL/18/82/ALL/ALL/5/3

NASA’dan Titan’a Denizaltı Gönderme Hamlesi

Satürn’ün en büyük ve yoğun atmosfere sahip tek doğal uydusu olan Titan, yaşadığımız gezegen dışında yüzeyinde kararlı sıvı yer alan tek gökcismi olarak bilinmektedir. 25 Mart 1655 tarihinde Christiaan Huygens uyduda, büyük su kütleleri halinde görünen okyanusların, metan gazının sıvı hali olduğu tespit edilmiştir. Yine oldukça kalın bir atmosfere sahip olan ve Dünya’nın ilk dönemlerine benzetilen uydu, NASA tarafından gönderilen uzay aracı sayesinde çok daha yakından incelenmeye başlamıştır.

Uzay aracı ve NASA verilerine göre uyduda canlıların olabileceği düşünülürken özellikle su kütlelerinde deniz canlılarının yaşadığı düşünülüyor. Öyle ki Terraforming olarak adlandırılan ve Dünyalaştırma, yeryüzü şekillendirme olarak da bilinen çalışma alanında, tasarılar arasında yer alan uydulardan biri de Titan’dır. Dünyalaştırma ya da yeryüzü şekillendirme olarak adlandırılan bu olay ise henüz uygulamada olmasa da gezegen ya da uyduların Dünya’ya benzetilmesi yani insan yaşamına uygun haline getirilmesi olarak tanımlanıyor.

NASA Titan’a Denizaltı Göndermeyi Düşünüyor

Yukarıda kısaca Titan ve Dünyalaştırma projesi hakkında bilgi verdikten sonra geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir habere değinmek istiyoruz. Discovery’de yayınlanan haberde NASA’nın, Titan’ın sahip olduğu atmosfer ve yüzeyinde yer alan okyanuslar nedeniyle daha yakından incelenmesi gerektiğini ve bu amaçla uyduya bir denizaltı gönderileceğini söyleniyor.

Titan’ın Dünya ile benzer koşullara sahip olması ve hatta hem atmosfer yoğunluğu hem de azot oranı nedeniyle Dünya’nın ilk dönemelerine benzemesi bu çalışma açısından önem taşıyor. Yukarıda da söz edildiği gibi uyduda yer alan büyük su kütleleri, metan gazının sıvı halinden oluşurken Titan’ın büyük sırrının keşfedilebilmesi için denizlere girilmesi gerektiği düşünülüyor.

Peki, Titan neden daha yakından incelenmeli?

Titan, Güneş sistemimizde yer alan gezegen ve diğer uydulardan farklı olarak Dünya’dakine benzer bir şekilde su döngüsüne sahiptir. Bir anlamda yaşama elverişli koşulların yer aldığı bu uydu da hali hazırda sahip olduğumuz imkanlar ile yaşayamıyor olsak da bulunacak canlı bir organizma, insanlığın yüzyıllardır süregelen arayışının çok daha geniş bir alana yayılmasını sağlayabilir.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Titan_(uydu)

(2) http://news.discovery.com/space/alien-life-exoplanets/nasa-wants-to-send-a-submarine-to-titans-seas-150212.htm

Messenger Uzay Aracı için Zorlu Görev

2014 yılının son çeyreğinde Rosetta – Philae tarafından başlatılan akım, 2015 yılında da devam edecek gibi görünüyor. Bu çalışmaların bir çoğu yaklaşık 20 – 25 yıllık planlamalar sonucunda oluşturulsa da elde edilen veriler bugünü ilgilendirdiği için daha kısıtlı bir zaman aralığı kullanılıyor. Kasım ayında Rosetta uzay aracından ayrılan Philae sondası 67P ismi verilen kuyruklu yıldız üzerinde ESA merkezine önemli veriler iletmişti.

Yine aynı dönemlerde Merkür’ü izleyen Messenger uzay aracından gelen haberler ise Philae kadar ilgi çekmese de aracın son bir zorlu göreve gireceğini ortaya çıkardı. Messenger (MErcury Surface, Space ENvironment, GEochemistry and Ranging) Merkür’ün yörüngesinde olan NASA tarafından 2004 yılının Ağustos ayında fırlatılan sondadır. Amacı, diğer gezegenlere oranla daha az gözlem yapabildiğimiz Merkür’ün kimyasal bileşimi, jeolojisi ve manyetik alanı hakkında bilgi toplamaktır.

İlk yüksek çözünürlüklü fotoğrafını 2008 yılında ileten Messenger, görevinin son aşamasına gelmesi nedeniyle gezegene düşürülerek son hamlesini yapacak.

Messenger, Merkür’ün Gizemini Ortaya Çıkarıyor

Gezegenimiz ile kıyasladığımızda Merkür’ün oldukça ilginç özellikleri olduğunu görüyoruz. Örneğin Merkür’de bir gün bir Dünya yılından daha uzun iken sıcaklık, gündüzleri  450 santigart derece, gece ise -170 santigrat derece arasında değişiyor. Yine Dünya’nın yarısı kadar kütleçekimine sahip olan Merkür çok ince atmosfere sahiptir. 2004 yılında NASA tarafından fırlatılan araç, 2006 ve 2007 yıllarını Venüs’ü izleyerek geçirmiş, Merkür yörüngesinde ilk uçuşunu ise 2008 yılında yapmıştır.

2011 yılında yörüngeye oturan uzay aracından günümüze kadar Merkür hakkında binlerce fotoğraf ve büyük bir veri arşivi oluşturuldu. Uzun bir süre, Merkür’de su ya da buzun olamayacağı düşünülürken araçtan alınan veriler, gezegenin krater diplerinde buzun var olduğunu gösterdi. Araçta bulunan nötron sayaçları, uzun bir süredir ilgi toplayan parlamaların, gezegende azımsanmayacak düzeyde bulunan buzdan kaynakladığını açıkladı.

Yine gezegen yüzeyinden alınan veriler ve kimyasal bileşimi hakkında da oldukça ilginç sonuçlar elde edildi. Yüzeyde bulunan demir ve sodyumun, sülfüre oranla daha az olduğu görülürken bu durumun lav akıntıları ya da gezegene etki eden güneş rüzgarlarından kaynaklanabileceği düşünülüyor. Bugüne kadar onbinlerce fotoğraf ve veri gönderen uzay aracı yörüngede kalmasını sağlayan yakıtın tükenmesi nedeniyle Mart ayından gezegen yüzeyine çarparak görevini tamamlayacak. Bilim insanları için bir sonraki aşama ise verilerin değerlendirilmesi olacak gibi görünüyor.ü

Yararlanılan Kaynaklar

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/MESSENGER
(2) http://messenger.jhuapl.edu/the_mission/index.html

Kızılötesi Işık Görülebilir Mi?

Yıllarca kızılötesi ışığın çıplak gözle görünemeyeceği üzerine konuşmalar yaptık. Fakat yapılan son çalışmalarda elde edilen veriler, uygun koşulların oluşması durumunda çıplak göz ile kızılötesi ışığın görülebileceğini gösterdi. Pek çok insan için gözleri bilinen en güçlü duyularıdır. Her ne kadar görülebilir ışık spektrumunun 400 – 700 nanometre aralığını algılayabiliyor olsak da henüz pek çok bilinmeyenin olduğunu birkez daha görmüş olduk.

Yukarıda da söz ettiğimiz gibi insan elektromanyetik tayfın, görülebilir ışık spektrumunu algılayabilmektedir. Kızılötesi bu alan içerisinde daha düşük enerjiye sahip olmasına karşın daha uzun dalgaboylarında olan elektromanyetik ışımalardan oluşmaktadır. Washington Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma, uygun koşulların oluşması durumunda retinanın kızılötesi ışığı algılayabildiğini gösterdi.

Retinamız Kızılötesi Işığı Algılayabiliyor

Araştırma kapsamında hem insan hem de fare retinası üzerine oldukça güçlü lazerler aracılığıyla kızılötesi ışınlar gönderildi. Bu araştırmada retina üzerinde ışığı algılayan hücrelerin normale oranla iki kat daha fazla çalıştığı ve aslında algılama kapasitesinin de iki kat yüksek olduğu görüldü. Yalnızca Tıp alanında değil aynı zamanda farklı bilim dallarında da kızılötesi ışınlara olan bakış açısında bir yenilenme olması bekleniyor.

Yine Tıp alanına döndüğümüzde ise göz doktorları için bu altın niteliğinde bir buluş olarak görülüyor. Bu sayede çok daha gelişmiş göz kontrollerinin yapılabileceği savunulurken aynı zamanda kontrollerde gözün sağlıklı çalışıp – çalışmadığı da görülebilecek. Grup içerisinde çalışmalarda bulunan Frans Vinberg ise, pek çok lazerin farklı aralıklarda ışın yollayacak şekilde bu çalışmada kullanıldığını ancak hepsinin aynı foton yaydığını söylüyor.

Vinberg konuşmasının devamında kısa süre içerisinde çok fazla sayıda fotonun retinaya ulaşmasının sağlandığını, fotopigmentlerin ise gelen fotonlara karşılık tek başına çalışmaya başladığını söylüyor. Hatta tek bir fotopigmentin aynı anda iki fotonu dahi kendine çekebildiği belirtiliyor. Hali hazırda mevcut teknoloji henüz bunu mümkün kılmasa da geliştirilen çift foton mekanizması, gelecek adına umut vaat ediyor.

Kaynak – Popsci 2015 -2

Kepler’den Yeni Keşif – Antik Yıldız Sistemi

Geçtiğimiz haftalarda yayınlamış olduğumuz bir yazıda Kepler’in yaşadığı aksaklıklara ve karşılaştığı arızalara rağmen, yapılan yeni bir manevra sonucunda çok daha farklı keşiflere çıktığını ve yeni gökcisimlerini keşfetmeye başladığını söylemiştik. Hali hazırda geçmiş yıllarda ya da yakın dönemde yaptığı pek çok keşif sonucunda elde ettiği verileri değerlendiren bilim insanları Kepler’in Dünya’dan 117 ışık yılı uzaklıkta bulunan oldukça yaşlı, 5 kayalık gezegen barındıran antik bir yıldız sistemi keşfettiğini açıkladı.

Kepler’den Yeni Keşif – Antik Yıldız Sistemi

Bugüne kadar binin üzerinde gezegen – yıldız parlaklığı keşfeden ve halen elde ettiği verilerin değerlendirilmesi sonucunda yeni keşifler sunan Kepler, Dünya’dan 117 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve oldukça yaşlı olan antik bir yıldız sistemi keşfetti. Kepler Uzay Teleskopu üzerinde çalışmalar yürüten ve yaklaşık 4 yıllık ortak çalışma sonucunda elde edilen verileri değerlendiren gökbilimciler, Kepler – 444 adı verilen yıldız ve çevresinde yer alan gezegenlerin yaklaşık olarak 11.2 milyar yaşında olduğunu söyledi.

Gezegenlerin yaklaşık yaş aralığı göz önüne alındığında evrenin 13.8 milyar yıl, içinde yer aldığımız Güneş sisteminin ise 4.5 milyar yıl yaşında olması, keşfedilen yeni – antik yıldız sisteminin oldukça gizemli hale gelmesini sağlıyor. Henüz elde edilen veriler tamamen değerlendirilmemiş olsa da bugüne kadar açıklanan bilgiler heyecan uyandırıyor.

Astrophysical Journal dergisinde yayınlanan araştırma sonuçları, yıldız etrafında dönen beş gezegenden en küçüğünün Merkür, en büyüğünün ise Venüs boyutlarında olduğunu, kendi yıldızına yakın mesafede yer alması nedeniyle sıcaklığın yaşama elverişli olmadığını gösteriyor.

Kepler – 444 – Arkeolojik Sit Alanı

Bilim insanları elde edilen sonuçları titizlikle değerlendirirken daha önce böyle bir şey görülmediğini, bölgenin bir anlamda arkeolojik sit alanı gibi olduğunu düşünüyor. Daha önce yapılan keşiflerde bu kadar yaşlı bir yıldız sistemi ve gezegenlerin görüşmediği, Kepler – 444’ün evrenin ilk zamanlarından kalma olduğu vurgulanıyor.

Kepler – 444’ün tahmini yaş aralığı, yine yıldızdan gelen dalgalanmalar sayesinde ileri teknoloji ürün ve teknikler kullanılarak belirlendi. 2009 yılında fırlatılan ve günümüze kadar 1000’den fazla gezegenin gözlenmesini sağlayan Kepler halen 4200 aday gezegen üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Kaynak

ABCNEWS

Bu Canlılar Dünya Dışı Yaşamın Habercisi Olabilir

Daha önce yayınladığımız bir yazıda, Dünya dışında yaşam arayışımızın aslında yanlış yerlerde aranmış olabileceğini söylemiştik. O yazıya tekrar döndüğümüzde ziyaret ettiğimiz ve araştırma yaptığımız gezegenlerin aslında yüzeyi yerine derinliklerine odaklanılması gerektiği bugün yalnızca bilim insanlarının değil hemen, hemen ilgili olan her insanın ortak isteğidir.

Mars ya da diğer gezegenlerde araştırma yapan, gezegen hakkında bilgi toplayan uzay araçları çoğunlukla dört prensip üzerinde hareket ediyor. 1970’li yıllarda Mars toprağını besin maddesi ve radyoaktif karbon ile karıştırmış olsak da bir sonuca ulaşamamıştık. Ancak bugün başta metabolik etkinlik testleri olmak üzere, su kaynakları, organik madde varlığı ve elektrik potansiyeli çok daha geniş bir alanda çalışma yapılmasına imkan tanıyor.

Uzayın derinliklerinde, gezegenlerde ya da uydularda yaşam arayışında aslında kaynağın Dünya olabileceği ve Dünya’da bulunan bazı canlı türlerinin bu alanlara uyum sağlayabileceğini görüyoruz. Hatta kimi bilim insanları bazı canlı türlerinin ancak Europa gibi uydulardan gelmiş olabileceğine inanıyor.

Bu Canlılar Dünya Dışı Yaşamın Habercisi Olabilir

Bazıları, bilim insanlarını dahi hayrete düşüren ve hiç yaşam belirtisi yok dediğimiz alanlarda ortaya çıkan canlılardır. Örneğin ölü deniz bakterileri, oldukça yüksek tuz oranına sahip olan ve neredeyse hiç yaşam belirtisinin bulunmadığı dip bölgelerde taze su ağızlarının yakınlarında yaşıyor. Normalde tuzlu ortamda yaşayan organizmalar olsa da bu canlılar, tatlı – tuzlu su uyumunu sağlamış gibi görünüyor.

Yine yerin yaklaşık 3 – 4 km altında yaşayan ve bizden önce de var olduğuna inanılan yuvarlak solucanlardan birisi, çok daha yüksek ısı ve basınç altında yaşamına devam edebiliyor. Şeytan solucanı olarak da adlandırılan bu nematod, bizden önce var olan ve bizden sonra da var olmaya devam edecek yegane canlı türlerinden biri olarak görülmekte.

Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmada uzay boşluğuna maruz kalmasına rağmen hayatta kalan ilk çok hücreli canlının Tardigrad olduğu belirlenmişti. Bu canlının yüksek basınç, düşük sıcaklık ve artan dozlarda radyasyona karşı dayanıklı olduğu görülürken henüz uyum sağlama şekli konusunda bilgi sahibi değiliz.

Tüm bu canlılar dışında Mars yolculuğu sırasında alkol ve yüksek ısıya rağmen hayatta kalan organizmalar, yaşam arayışımızı yeniden gözden geçirmemizi sağlayabilir.

Orion ile Mars’a İnsanlı Yolculuk Dönemi Başlıyor

Son yıllarda NASA’ın asıl amacı olan “keşfedilmeyen yerleri keşfetmek” terimini unutarak, daha alçak uçuşlar yapmaya başlaması, pek çok çevrece eleştiri konusu olmuştu. Ancak Orion ve diğer keşif araçları ile başlayan yeni dönem, önümüzde ki 20 yıllık süreçte Mars’a insanlı yolculukların önünü açtı. Her ne kadar ekonomik ve siyasal anlamda yeterli etkinlik sağlanamamış olsa da 2024 yılında Mars’a geri dönmemek üzere gidecek yerleşimciler oldukça umutlu görünüyor.

Mars Derneği kurucusu olan Robert Zubrin, Mars’a insanlı yolculuk için sefer planlarını şimdiden hazırladı. NASA’nın muhtemelen 20 yıl sonrasında kullanmayı düşündüğü bu plan içerisinde Mars’a gidecek insanların nasıl yaşayacağı, ne yiyeceği ve inşaat – ticaret gibi faaliyetleri nasıl gerçekleştireceğini içeriyor. Zubrin bütçesi yetersiz görülen NASA’nın bu çalışma için yeterli imkanlara sahip olduğunu söylerken 20 yıllık süreçte toplamda 60 milyar dolara ulaşan bir bütçe ile bu projenin başarıya ulaşacağına inanılıyor.

Orion Test Uçuşu ve Bütçe Yetersizlikleri

Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen test uçuşu ile Apollo’dan sonra Dünya’dan bu kadar uzaklaşan ilk uzay aracı Orion oldu. Her ne kadar mürettebatı taşıması planlanan uzay aracı ile test uçuşu yapılan araç birebir aynı olmasa da uçuşun başarıyla sonuçlanması, önemli bir eşiğin aşılmasını sağladı. Ancak yinelenmesi beklenen ve diğer modüller eklendikten sonra görülmesi amaçlanan uçuşun “bütçe yetersizliği” nedeniyle ertelenmesi hayal kırıklığı yarattı.

Orion’un Dünya’dan ayrılması ve geri dönüşü her ne kadar başarı olarak görülse de mürettebat ile aylarca yolculuk sırasında göstereceği başarı daha fazla önemseniyor. Mürettebatın Mars yolculuğu sırasında hem fiziksel hem de zihinsel olarak sağlığını koruması, projenin en önemli konusu. Bu açıdan bakıldığında daha önce bu çapta bir yolculuk yapılmaması, NASA açısından soru işaretleri oluştururken ilk olarak Ay yörüngesinde yaşayacak insanlı yolculukların yapılması ve aşamalı olarak gezegenlere gidilmesi düşünülüyor.

Ekleme: Test uçuşu yapılan uzay aracı ile Mars’a insanlı yolculuk yapması planlanan uzay aracı arasında bazı farklılıklar olacak.

İlk Test Uçuşunda Elde Edilen Veriler

  • Dünya’dan maksimum uzaklık 5800 kilometre,
  • Atmosfere giriş hızı 32 bin kilometre/saat,
  • Toplam uçuş süresi 4 saat 30 dakika,
  • Atmosfere giriş anında açığa çıkan sıcaklık 2200 derece,
  • İniş hızı 32 kilometre/saat.

Cüce Gezegenlerin Sırrı Açığa Çıkıyor

Aslında uzun süredir konuşulan fakat ESA’ın Rosetta – Philae uzay aracıyla 67P ismi verilen bir kuyruklu yıldıza inmesinden sonra daha fazla dile getirilmeye başlanan bu seyahatler, bizi uzayın bilinmeyen derinliklerine doğru götürüyor. Son olarak Ceres ve Plüton hakkında bilgi toplamak üzere NASA tarafından gönderilen uzay aracının önümüzde ki aylarda Plüton yörüngesine gireceğini öğrenmiştik.

İnsanlık adına büyük bir gelişme olan bu durum, bir yıl içerisinde iki ayrı gezegen hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayacak. Her ne kadar ESA’ın 10 yıllık projesi kapsamında kuyruklu yıldıza inmesi kadar ses getirmemiş olsa da pek de yeni sayılmayan iki yeni gezegeni gözlemek, bilim adına bilinmeyen pek çok şeyin ortaya çıkmasına imkan tanıyacak.

Cüce Gezegenlerin Sırrı Açığa Çıkıyor

Ceres ve Plüton, Dünya gibi büyük ve yuvarlak olan fakat yörüngelerini farklı gök cisimleri ile paylaşan iki gezegen. Son dönemde Plüton üzerine pek çok teori üretilmiş olsa da bu gözlemler, soru işaretlerinin giderilmesini sağlayacak. Araştırmalara göre her iki gezegen, Güneş sisteminin oluşumu konusunda bizlere büyük ipuçları sunabilir. Öyle ki Mart ayında Dawn ismi verilen NASA’nın uzay aracının Ceres’in yörüngesine girmesi planlanıyor.

Ceres, yaklaşık 980 kilometre çapında olan ve ana asteroit kuşağında yer alan tüm gezegenlerin üçte biri kütleye sahip olan bir cüce gezegendir. Bilim insanları, Ceres’in Güneş sisteminin oluşumunda ortaya çıkan ve o dönemin izlerini halen taşıyan bir gezegen olduğunu düşünürken araştırmalarda Ceres yüzeyinde çeşitli kil mineralleri ile buz tabakası olduğu görülüyor.

Bugün, bazı gezegenlerde yüzeyin, buzla kaplı bir okyanustan oluştuğu düşünülürken Ceres’inde bir atmosfer ya da yer altı su kaynaklarına sahip olabileceğine inanılıyor. Mart ayında Ceres yörüngesinde olacak Dawn uzay aracından sonra Temmuz ayında Plüton’un yörüngesine girecek olan New Horizons’unda en az Dawn kadar önemli bilgiler sunması bekleniyor.

Sonuç itibariyle henüz neyle karşılaşacağımızı ya da bu gezegenlerin bize neler sunacağını bilmesek te bir yıl içerisinde iki ayrı gezegen hakkında bilgi sahibi olmanın merak uyandırdığını söylemeliyiz.

XNA Kullanılarak Yapay Enzimler Üretildi

Genellikle bilim kurgu filmlerinde rastladığımız bir durum olsa da bilim insanları, laboratuvar ortamında geliştirilmiş genetik materyal olan XNA kullanılarak yapay enzimleri üretmeyi başardı. Bu, yaşamın DNA ve RNA’ya bağlı olmadan gelişebileceğini gösterirken sentetik enzimlerin yapay olmasına karşın fonksiyonel bir DNA şeklinde çalıştığı görülüyor.

XNA laboratuvar ortamında geliştirilmiş molekül olmasına karşın doğal süreçler içerisinde var olması mümkün görünüyor. Bilim insanlarına göre bugüne kadar bu türde bir molekül ile karşılaşmamış olmamız ise, doğada var olmadığını göstermiyor. Hatta daha uç fikirlerde Dünya dışında bir başka gezegende yaşamın DNA ve RNA yerine XNA ile başlamış olabileceğine inanılıyor.

Elbette akla gelen sorulardan ilki XNA ile yeni canlı türlerinin ortaya çıkıp, çıkmayacağı oldu. Bugün ki koşullarda bu pek mümkün gibi görünmese de gelecekte XNA’ın özellikle nano teknolojide sıklıkla kullanılması planlanıyor.

Yaşamın Başlangıcına İlişkin İpuçları Sunabilir  

Yaşam, tüm canlı türleri için doğal bir şekilde kendini devam ettiren kimyasal bir süreçtir. Nasıl ve niçin ortaya çıktığını bilmiyor olsak da sunulan hipotezlerde şans faktörünün ağırlıkta olduğunu görüyoruz. MIT’de görev alan Fizikçilerden Jeremy England, yaşamın rastlantısal bir şekilde ortaya çıkmadığını aksine kaçınılmaz bir süreç olarak oluştuğunu söylüyor.

Her ne kadar biyoloji ile yakından ilişkili bir konu olsa da Fizikçi gözü ile England, maddenin doğal dönüşüm ile kendini, kaçınılmaz bir şekilde, karakteristik özellikler kazanacak biçimde değiştirebileceğini söylüyor. Tamamen Fizik kanunlarına uygun olarak sunulan bu teoriye göre bu durum mümkün olabilir.

Her şeyin Anahtarı Entropi

Fiziki anlamda daha açık ifadeler kullanmak gerekirse bu oluşumda Entropi’den söz edilebilir. Evrende entropi her geçen gün artarken enerji zaman ilerledikçe dağılmaya başlıyor. Sisteme göre bu dağılım, maksimum entropi adı verilen sürece erişene kadar homojen bir şekilde devam edecek. Ancak enerjinin kendiliğinden bir araya gelmesi ya da kümelenmesi ihtimal dahilinde değil.

Genel olarak bilim insanları arasında yaşamın ilksel çorba ismi verilen zengin ve geniş bir karışımda ortaya çıktığı düşünülüyor. Nerede, nasıl ve niçin oluştuğunu bilmesek de bir okyanusta, yanardağların hidrotermal bacalarında ya da jeotermal havuzlarda oluşmuş olabilir. Diğer alanlara oranla bu bölgelerin amino asit ve mineraller bakımından zengin olduğuna inanılmakta.

Geriye, entropiye ya da maddenin cansız formdan canlıya geçişine dönecek olursak England, doğal bir dönüşüm ve değişimden söz ederek kaçınılmaz bir son olarak doğanın, öncelikle hangi organizma enerji açısından daha aktifse ona göre seçim yaptığını söylüyor.

Yararlanılan Kaynaklar ve Daha Fazla Bilgi İçin;

  1. Nature
  2. IFLS
  3. PopSci – Ocak 2015
  4. Medikalakademi

 

Uzayda Yaşamı Yanlış Yerde mi Arıyoruz?

Uzayın derinliklerinde ya da Güneş sistemimizde yalnız olduğumuzu düşünmek büyük bencillik olacaktır. Yıllardır süregelen ve hız kesmeden devam eden, farklı gezegenlerde yaşam arayışı bir türlü istenilen sonuca ulaşılamaması ya da beklentilerin boşa çıkması nedeniyle hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Bugüne kadar doğrudan ya da gözlem usülüyle pek çok gezegende yaşamın var olabileceğine dair kalıntılar aradık.

Peki, acaba uzayda yaşamı doğru yerde mi arıyoruz? Yoksa incelediğimiz gezegenlerin çok daha derinlerine mi inmeliyiz? Aradığımız şey insan türünde bir yaşam formu ise en azından bugün ki gözlemler ile mümkün görünmüyor. Fakat insan – canlı yaşamına elverişli olabilecek bir ortam bulma umudumuz devam ediyor.

Uzayda Yaşamı Doğru Yerde mi Arıyoruz?

Bu arayışta ilk sırada yer alan Mars’ın yeniden gözden geçirilmesi yanlış olmayacaktır diye düşünüyoruz. Yıllardır Mars üzerinde yaşam belirtisi arıyor olsak da arayışımızı yüzey yerine Mars’ın derinliklerinde sürdürmek daha etkili olabilir. Yüzeyde radyasyon ya da aşırı sıcaklık etkisinde kalabilecek olan canlıların yerin altında korunması muhtemel görünüyor.

İkinci sırada Jüpiter’in uydularından biri olan Europa yer alıyor. Gözlemlerde bu uydunun oldukça büyük bir okyanus ve denizaltı volkanlarına sahip olduğu görülürken Europa Clipper uzay aracının Europa’yı araştırması bekleniyor.

Kil ve yoğun karbon içeren Ceres, muhtemel yaşam kaynağı barındıran en önemli gezegenlerden biri olarak görülüyor. Öyle ki Ceres’in Dünya’nın ilk dönemlerinde etkili olan zengin meteor yağmurlarını andırdığı ve mutlaka gözlenmesi gerektiği düşünülüyor. NASA tarafından Ceres’i gözlemlemek üzere gönderilen Dawn uzay aracı Mart ayında önemli bilgiler sunmaya başlayacak.

Son sırada yer alan Enceladus ise Satün’ün yaklaşık 500 km çapa sahip ayı olarak biliniyor. Sürekli büzüşen ve genleşen Enceladus hidrotermal kaynaklar nedeniyle mikroplar için elverişli ortam sunabilir.